AnasayfaAnasayfa  SSSSSS  Üye ListesiÜye Listesi  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  



 

Paylaş | .
 

 Nicolas Joseph Bowie-

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Nicolas Joseph Bowie
VI. Sınıf
VI. Sınıf
avatar

Rp Yaşı : 15
Mesaj Sayısı : 521
Gerçek Adı : Ollivander Bey
Yaş : 19

Çanta
Eşyalar:
Evcil Hayvan:

MesajKonu: Nicolas Joseph Bowie-   Salı Mayıs 21, 2013 3:02 am


[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]

Ad-Soyad: Nicolas Joseph Bowie
Diğer karakterleriniz: Yok.

Karakteriniz

1. Seçilmek istediğiniz bina(-lar): En az 2 bina belirtebilirsiniz. Ravenclaw.
2. Sınıf: V. Sınıf
3. Kan Durumu: Safkan.
4. Karakteriniz ve Geçmişi: Karakterim oldukça tutucu bir ailenin tek çocuğudur. Ailesi zengindir, bu yüzden sürekli farklı evlerde kalırlar. Madrid'de doğdu ama daha çok İngiltere'de yaşadı. Israrla tekrar eden şımartılma girişimlerine rağmen kendine hakim oldu, hiç şımarmadı. Zekidir, insanlara çabuk güvenmez, soğukkanlı ve özellikle kendinden fazla zeki veya fazla salak olan kişilere karşı genelde içten içe kin besler. Ailesini öldürenin, babasının yardımcısı Alfred Hornor olduğunu bilmesine rağmen bunu ispatlayamadığı için psikologlarla uzun konuşmalar geçirmek zorunda kaldı. Çevresi pek geniş değil, ama o kadar küçük de değil. Bol bol kitap okur, müzikle arası çok iyidir ama spor yapamaz, bu konuda haddinden fazla beceriksizdir. Buna rağmen yapısı kaslıdır. Sarı saçlı, mavi gözlü (bu konu tartışılır aslında), yakışıklıdır. Hiçbir zaman iştahı açık biri olmamasına rağmen söz konusu Profiterol olunca (Fransa'da babasının iş gezisinde ilk defa tattı ve aşığı oldu) tek oturuşta on kişilik bile yiyebilir. Kızlar ile arası iyidir, ama çapkınlık derecesine çıkmamıştır. Annesi ve babası öldürüldüğü için, her sıcak aile tablosu gördüğünde gözyaşlarına hakim olabilmek için, koşarak tuvalete kaçar. Bu yüzden insanlar ona acır ama o, ona acımalarından nefret eder. Klasik Türk Filmi oldu ucundan azıcık ama olsun. Aileden geri kalan iki kişiden birisi olduğu için (biri de kuzeni) büyük miktarda bir miras üzerine kalmıştır. Onun ise bütün parayı harcaması gerekse bile, babasına ihanet eden Alfred Hornor'ı öldürmek, intikam almaktır. Tabii daha on sekiz yaşına gelmediği için şirketin işlerine on dokuz yaşındaki kuzeni Edward bakmaktadır. Yazın arada sırada kuzenin yanına gider ve biraz rahatlar çünkü Alfred'in suçlu olduğuna Edward'da inanmaktadır.
5. Güçlü: Biçim Değiştirme.
6. Zayıf: İksir.

Örnek Roleplay

Dolunayın güzel görüntüsüne bakarak derin bir soluk aldım, sanki son nefesim gibi. Pencerenin pervazında ayağa kalktım ve yatağıma doğru gitmeden son bir kez dolunaya baktım, ışığını yüzümde hissedebildiğim kadar hissetmek istiyordum. Yatak ne kadar yumuşak olsa da, üzerimdeki en pahalı kumaşlardan yapılmış olsa da beni asla rahat ettiremiyordu. Gözlerimi kapatıp bir türlü uyuyamıyordum. Başımı avuçlarımın arasına alıp bir süre rahatlamaya çalıştım ama olmadı, en sonunda bu şekilde uyuyamayacağımı anladım ve su içmek için mutfağa inmeye başladım. Merdivenlerin tıkırtısı beynimin içinde yankılanıyordu. Mutfağa vardığımda içimdeki sıkıntı daha da kötü bir hal almıştı, dayanılmazdı. Duyduğum her şey beynimde yankılanıyordu, adımlarımın tıkırtısı, suyun bardağa dökülmesi, arkamdaki adım sesleri. Arkamdaki adım sesleri mi? Harika, şimdi de halüsinasyonlar mı çıktı? Evde yalnız olmam gerekiyordu, tabii annem ve babam Fransa'daki tatillerinden iki hafta erken gelmedilerse.

Elim refleks olarak asamı yokladı, hafifçe tuttum ve diğer elimle de suyumu bir dikişte içtim. Arkamı döndüğümde ise muhtemelen en beklemediğim manzarayla karşı karşıyaydım. Evin her tarafı ağır bir sis ile doluydu. Önümü bile göremiyordum. Bu kadarı da halusinasyon olamazdı, uyuyor olabilir miydim? Ne olduğunu anlamadan asam elimdeydi ve sırtımı buz dolabına dayamış, çılgın gibi etrafı gözlüyordum. Nefes almak bile tehlikeli bir hareket gibi geliyordu. Ne kadar süre orada öyle bekledim bilmiyorum ama sonunda cesaretimi topladım, nefesimi çekebildiğim kadar çekip, tüm hızım ile merdivenlere doğru koştum. Henüz iki adım atmıştım ki kulaklarımı çınlatan bir bağırış duydum, "Cendravero!" Tek görebildiğim mavi ışıklar, tek duyabildiğim ise patlamaların sesiydi. Göremiyordum ama muhtemelen mutfağımız şu an paramparça haldeydi. Hızımı kesmeden merdivene doğru koştum, vardığımda bunu ancak ilk basamağa takılıp düşerek farkına varabildim. Ne iğrenç bir durum, evinizde sizi öldürmek isteyen birisi var ve siz sakarlık yapacak vakti buluyorsunuz.

Odama vardığımda kapıyı resmen kırarak geçtim -tabii kapı benim bildiğim gibi dışa doğru açılıyorsa-. Kapıyı arkamdan kapamak gibi bir ihtimalimin olmadığı için doğruca pencerenin yanına koştum. Üst kat dumandan etkilenmemişe benziyordu. Arkamı döndüm ve kırık kapıya doğru asamı doğrulttum, "Protego Totalum!"

Bir yandan da aklımda acil durum planları fır dönüyordu. En sonunda bir tanesine karar verdiğimde, gittikçe yaklaşan ayak sesleri yükselmişti. Çok yakında birisi olduğu belliydi, 'keşke kapıyı kırmasaydım' diye düşündüm. Ter yüzünden altın sarısı saçlarım alnıma yapışmıştı, Gördüklerim hafif hafif bulanıklaşıyordu. Kapının önünde benden yaklaşık 10 cm. daha uzun, hafifçe kilolu, saçları seyrekleşmiş bir adamı gördüğüm an, hemen tanıdım. Babamın iş hayatında güvendiği biricik kişi, yardımcısı Alfred Hornor. "Neden?!" Diye bağırdım kendime hakim olamayarak, "Neden yapıyorsun?" Söylediklerimi sanki duymuyor gibiydi, karşımda dikleşti ve yüzünü iğrenç bir gülümseme kapladı. Benim anlayamadığım bir şeyler fısıldadı, elindeki asayı oynatıyor, o oynattıkça kapıda kırmızı çizgiler meydana geliyor, siliniyordu. Nasıl olduğunu anlamamıştım ama koruma büyüm hiçbir işe yaramamıştı. Asamı kaldırdım ve doğruca yüzüne doğrulttum. "Bana zarar veremezsin, buna cesaretin yetmez!" Az önce olduğu gibi üzerime yürüyor ve asasını kaldırıyordu. "Bir adım daha atarsan babam seni kendisi öldürecektir!" Diye tehdit ettim, yine duymamazlıktan geldi ve bir adım daha attı. "Phoenix Dactlyfera!" Aklıma gelen ilk büyüyü yapmıştım ve muhtemelen bu da diğer savunma büyüm gibi hiçbir işe yaramayacaktı, ama zaman kazandıracaktı. Önümde bir metre boyunda, ateşten oluşmuş bir anka kuşunu Alfred'e saldırması için zorluyordum.

"Küçük, daha on beş yaşında bir çocuk." Alfred'in bu sözlerini, ateşten oluşmuş ankama yaptığı büyülerin arasında zor anlaşılıyordu. Bunun normal zamanda beni tahrik etmesi gerekirdi ama durum karmaşıklaştıkça ben soğukkanlı birisine dönüşürüm, kötü haber Alfred! Ben gidiyorum ve bir şekilde babama haber vereceğim. Arkamı döndüm ve asamı camdan dışarıya, aşağıdaki arka çıkış kapısına doğrulttum. Sihirli sözler ağzımdan çıkacağı anda arkamdaki kulakları sağır eden bir parlama sesi çıktı. Arkama dönmeme gerek yoktu çünkü olanı biliyordum. Ankam yok olmuştu, nefes nefeseydim, ayrıca arkamda oldukça tecrübeli bir büyücünün beni öldürmesi için iki sözü yeterliydi. Tek şansım kalmıştı ve ben de onu başaracaktım.

Kalan son nefesimle "Carpe Portus!" diye resmen böğürdüm. Ama işe yaradı, ufak bir mide bulantısı ve ardından işte kapının eşiğine yaslanmış evin arka kısmındaki küçük ormanın oksijenini ciğerlerime kadar çekiyordum. Arkamı döndüm ve pencerede asasını bana doğrultmuş gülen Alfred 'amcaya' baktım.

Yüzündeki gülümseme gittikçe daha çok büyüyüp en sonunda bir kahkaha şeklini aldı. "Nereye gidiyorsun Nick? Ailenin yanına mı? Boşuna uğraşma diye söylüyorum, ikisi de öldü. Annen ve babanla aynı kaderi paylaşmana az kaldı, mirasın sana kalmasına asla izin vermeyeceğim." Böylesine iğrenç şeyleri söylerken bu kadar soğukkanlı olması beni bile şaşırttı. Bir yandan da haklıydı, nereye gidiyordum? Söyledikleri kuşkusuz doğruydu. Kalbimin daha hızlı attığını şimdiden hissediyordum, titreme bütün bedenimi sarmaya başlamıştı, terleme artık benim için doğru kelime değildi, tıpkı mikro dalganın içindeki mum gibiydim. Gözlerimdeki yanmanın sebebi muhtemelen histerik bir şekilde ağlamamdı. Ormanın içinde kaybolabilirdim, hatta ölebilirdim ama umurumda değildi. Arkamı dönersem zaten ölecektim. Gerçi artık ölsem de pek bir şeyin fark edeceğini sanmıyordum. Ama bu oyunu ben kazanacaktım. Hiç karşı koymadan, babamın bütün emeklerini bir nanköre veremezdim. Bunu kendi içimde hem annem ve babama büyük bir ihanet, hem de kendime bir hakaret olarak nitelendirmiştim. Nereye gidecektim? Tabii ki Hogwarts'a, yuvama...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 

Nicolas Joseph Bowie-

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: Peron 9¾ :: Rütbe Başvurusu :: Seçmen Şapka-