AnasayfaAnasayfa  SSSSSS  Üye ListesiÜye Listesi  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  



 

Paylaş | .
 

 Sonsuzluk Meyvesi

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Clara Carlevaro

avatar

Rp Yaşı : 18
Mesaj Sayısı : 1791
Gerçek Adı : Selis
Yaş : 19

MesajKonu: Sonsuzluk Meyvesi   C.tesi Haz. 09, 2012 1:54 pm

Hogwarts’a geleli yalnızca birkaç hafta olmuştu ancak daha o zamandan Hogwarts’ı evim gibi benimsemiştim. Gryffindor rütbesindeki herkesle çok iyi anlaşıyordum. Gryffindor’a seçilmekten o kadar mutluluk duymuştum ki hemen ertesi gün, büyük anneme bir mektup yazmıştım. Büyük annemin bana cevabı büyülü bir mektupla geldi. Mektupta çok şaşırdığını ancak benim için mutlu olduğunu anlatmıştı. Targaryen ailesi büyücüleri yıllardır Slytherin rütbesinden mezun oluyorlarmış. Ben bir istisnaydım. Acaba annemin ailesi hangi rütbenin büyücüleriydi?

Her şey değişmişti ancak düşüncelerim içinde kaybolma özelliğim hiçbir şekilde değişmemişti. Rütbedeki diğer arkadaşlarım beni bu dalgınlığımdan uyandırıyor, öğretmenlerim de uyandırmakla beraber ikaz ediyorlardı. Bu dalgınlığım büyü yaparken beni çok zor durumlara sokabilirmiş. Oysa ben bu özelliğimin bir gün bir işe yarayacağının inancı içerisindeydim. Düşüncelere daldığımda bir noktadan bambaşka noktalara kayıp, o konularla ilgili çok değişik şeyler hatırlayabiliyordum.

Baykuşum Milly ve Emily’nin baykuşu Pedro çok iyi anlaşıyorlardı ancak her zaman beraber olamıyorlardı çünkü Emily’nin yatakhanede kaldığı kat farklıydı. Bu yüzden baykuşlarımız gibi biz de Emily ile aynı kaderi paylaşıyorduk.
Oda arkadaşım oldukça zengin bir aileden gelen, annesi ve babası sağ olan, buna karşın çok olgun ve sakin olan bir kız olan Bethany’di. Bir melezdi. Emily ile anlaştığım kadar olmasa da Bethany ile de az çok anlaşıyorduk. En azından anlayışlıydı ve o de benim gibi pek konuşmuyordu. O yüzden işler ikimiz için de daha kolay oluyordu. Sınıflara beraber gidiyor, dersler bittikten sonra yatakhaneye gitmeden önce birbirimizi bekleme nezaketini gösteriyorduk. Henüz birbirimize alışabilmiş değildik ama zamanla onunla da yakın dost olacağıma inanıyordum.

Hogwarts ile ilgili en çok sevdiğim şeylerden biri ise derslere giderken önünden geçtiğim portrelerin, resimlerin, tabloların bana selam verip benimle konuşmalarıydı. Anne tarafımı da baba tarafımı da tanıyorlar, ancak onlardan söz etmiyorlardı. Çok uğraşıyor, annemle ilgili bilgi almak için onlara adeta yalvarıyordum ancak bunu söylediğim zaman tablonun derinliklerinde kayboluyorlardı. Elbette bu şaşırtıcı derecede mutlu olan beni o kadar da üzmemişti. Hayatımın tamamını annemin kim olduğunu ya da neye benzediğini bilmeyerek geçirmiştim, onun hakkında bir şey öğrenmediğim zamanlarda dayanabildiysem, şimdi de pekala dayanabilirdim.

O gün çok uykusuz bir şekilde uyanmıştım, Bethany kuzguni siyahı uzun saçlarıyla üstüme eğilip beni sarsmasa uyanamayabilirdim. Hemen okul üniformalarını üstüme geçirmiş, Biçim Değiştirme ve Mitoloji dersleri kitaplarımı kolumun altına sıkıştırmıştım ve dosdoğru ilk derse yetişmek üzere koşturmaya başlamıştık. O sabah acelemiz olduğu için tablolarla konuşamamıştım.

Derse öyle aceleyle koşturuyordum ki büyük salondan gelen sesleri duyamadım. Bethany kaşlarını çattı ve beni kolumdan tutup büyük salona doğru çekiştirmeye başladı. Salona vardığımızda bugün derse birçok öğrencinin geç kalacağını anladım. Herkes oradaydı. Bir kargaşa söz konusuydu, Okul Müdüresi kalabalığı kontrol altına almaya çalışıyordu ancak pek başarılı olduğu söylenemezdi.

Kalabalığı yararak beraberimde Bethany’i de getirerek en öne çıktım. Bütün öğrencilerin yüzünden telaş, panik ve üzüntü okunuyordu. Ne olmuştu? Anlayamıyordum. Müdüre susmaları için bağırıp çağırmayı bıraktı ve asasını çıkarıp havaya doğru tuttu, "Levicorpus!" diye bağırdı. Bir anda ayağım yerden kesildi ve kendimi havada asılı buldum. Zorlukla dengede durabiliyordum ancak asla yere düşmüyordum. Bethany'e neler olduğunu sormak istediğimde onun da aynı durumda olduğunu gördüm. Üstelik yalnızca Bethany ve ben değil, tüm öğrenciler aynı durumdaydı.

Hiçbirimiz konuşamıyorduk, şok olmuştuk ve neler olduğunu anlamaya çalışıyorduk. Bir süre sonra nefes almakta güçlük çektiğimi farkettim. Başka bir büyü müydü bu? Müdireye baktım, bunu yapmayı kesmesini söylemek istedim ama ne zaman ağzımı açıp bir şeyler söylesem nedenini anlayamadığım bir şey yüzünden sonuç felaket oluyordu.

Neredeyse tüm öğrenciler yere sert bir şekilde düşmeye başladılar, bağırıyorlar ve kaçmaya çalışıyorlardı. Öğrencilere baktığım zaman aralarında birçok profesörün de olduğunu fark ettim. Yalnızca müdire olduğu yerde dikiliyor, boş gözlerle bizi izliyordu. Kapılara doğru koşturan birkaç profesör ve öğrenci büyük bir gücün etkisiyle yere geri uçtuklarında, ben dahil herkes, buraya hapis olduğumuzun farkındaydı. Üstelik büyük bir ihtimalle bunu Müdire yapmıştı.

Güç duvarının etkisiyle yere savrulan öğrenci ve öğretmenleri gören Müdürenin yüzü, şekil değiştirmeye, uzayıp kısalmaya, gevşeyip daralmaya başladı. Bunu gören herkes susmuş onu izliyorlardı. Salona hakim olan duygu korkuydu. Herkes, korku, dehşet ve buna benzer tüm duygularla Müdürenin şekil değiştirmiş suratındaki kocaman açılmış ağzından çıkan siyah, dumanımsı bir siluetin havada yükselmesini izledi. O şeyin ne olduğunu bilmiyordum fakat Bethany'nin bildiğinden emindim. Şok içinde bir siluete, bir de yerde baygın yatan müdüreye baktı. "Bu şeyin ne olduğu hakkında hiçbir fikrin yok değil mi?" diye sordu. Başımı iki yana salladım. Ne olduğunu bilmiyordum fakat iyi bir şey olmadığı kesindi. Bethany konuşmaya devam ettiğinde, Emily de kalabalığın arasından koşturarak yanıma gelmişti. "Bu bir ruh emici. Müdürenin içine nasıl girdi bilmiyorum ama bu iyi değil. Bu hiç iyi değil." dedi ve son cümlesini söylerken Emily'e baktı. Emily panik içindeki kalabalığa baktı ve sonra bize baktı. "Kalabalık bir yere gitmeliyiz, daha güvenli olur, diğer Gryffindor öğrencilerinin yanına gidelim." dedi, Bethany ve ben başımızı salladık ve hemen diğer öğrencilerin yanına koşturduk.

Ruh emici konuşmaya başladığında salona bir ölüm sessizliği çökmüştü. Emily ve Bethany bembeyaz kesilmiş, gözlerini kırpmadan siluete bakıyorlardı. Benim dışımda herkes korku ve dehşet içindeydi. Ama ben ne korkuyor ne de kaçmaya yeltenmeye çalışıyordum. Ne olduğunu bilmediğim bir şeyden korkamazdım değil mi? Sadece şaşkındım, bu şeyin ne olduğunu deli gibi merak ediyordum. Hakkında bilgi edinmek istiyordum. Siluet'in sesi hepimizin kanını dondurmuştu.

"Hogwarts Büyücülük Lisesi, öğrencileri ve öğretmenleri. Karanlık güçler o kutuyu arıyor. O bu okulda bir yerlerde ve onu bulmadan buradan gitmeyeceğim!" diye kükredi. Büyük salon korku ve dehşet çığlıklarıya doldu. Emily ve Bethany ise sadece kaşlarını çatmış düşünüyorlardı. Sonunda Bethany hiç beklenmedik bir cesaret ve güçle, [color=olive]"Nesin sen? Bir ruh emici değilsin, ruh emiciler konuşmaz. Üstelik onlar ruh emerler, hiç vücut içine girenlerini duymamıştım. Gerçi, her neysen umrumda bile değil, buradan defolup gidersen iyi edersin!"/color] dedi ve büyük salon bugün belki milyonuncu kez şaşkınlık nidalarıyla dolup taştı.

Sonradan ruh emici olmadığı ortaya çıkan siluet, Bethany'e parmağını doğrulttu ve konuştu, "Seni aptal kız. Başlamakta olan savaş, beraberinde birçok eski gücü ve yaratığı da getirdi. Ben insanlıktan bile önce geliyorum, senden asırlarca yıl büyüğüm. Beni sen mi defedeceksin? Bu saygısızlığının cezasını çekeceksin." Bethany kaskatı kesilmiş, siluete bakakalmıştı.

Bir şeyler yapmalıydım, herkes olacaklara göz yummuyorcasına bir Bethany'e bir siluete bakıyordu. Belki bir büyü kullanabilirdim, ne kadar bir büyüyle bir şeyleri yok etmekten büyük korku duysam da, bu aptal korkularım yüzünden Bethany'nin ölümüne göz yumamazdım. Çantamdan pek kullanmadığım asamı çıkardım ve siluete doğrulttum. Beni farketmeseydi, her şey daha kolay olacaktı. O yüzden süslü kelimelere ya da ihtişamlı ve gaza getirici tehditlere hiç girmeden bildiğim bütün büyüleri aklımda sıraladım. İşe yarar hiçbir büyü yoktu. Madem bu çok güçlü, çok eski ve çok karanlık bir güçtü, ona yaraşır bir büyü kullanmam gerekirdi. Ama çok vaktim de yoktu. Koca salonda elinde asayı ona doğrultan tek kişi bendim, beni farketmesi an meselesiydi.

Sonra bir anda aklıma babamın bana öğrettiği ilk ve son büyü geldi. Evanesco.[/i] Bunu yapabilir miydim? Beni bambaşka bir insana çeviren, hayatımı mahveden, babamı benden ayıran bu büyüyü tekrar ağzıma almaya hazır mıydım? Hazır olmak zorundaydım. Eğer bu büyüyü kullanmasaydım, Bethany ölürdü ve bu büyüyü kullanmamak hayatımdan yine birinin gitmesine sebep olurdu. Bu lanet büyünün hayatımdan bir kişiyi daha çekip almasına izin vermeyecektim.

Sözcükler ağzımdan döküldüğünde, asam hafifçe titredi, büyü içinden güçlü kıvılcımlar eşliğinde çıkarak siluetin üstüne hücum etti. Siluet Hogwarts'ın büyük salonundaki kocaman pencereye son sürat savrulmaya başladı, camları da kırarak, yüksek uçurumdan aşağı düştü.

Bunun her şeyi durdurmayacağı aşikardı ancak artık hazırlıklı olacaktık. Titreyen ellerim sonunda istemsiz olarak asayı yere bıraktı ve şaşkınlıktan ağzı açık kalmış bütün o profesör ve öğrenciler o an etrafımı sardılar. Bina başkanımız Clary Bernstein yanımdaydı, ben kollarımdan tutuyor, düşmememi sağlayamaya çalışıyordu.

Evanesco'yu yıllar sonra kullanacağım hiç aklıma gelmemişti. Aslında kendime o büyüyü kullanmama konusunda söz bile vermiştim. Ancak şartlar buna el vermemişti. En azından çok geç kalmamıştım, siluetin parmağıyla savurduğu kara büyü binanın duvarına denk gelmişti. Bethany hala korkuyor olsa da, fiziksel açıdan iyi durumdaydı.

Clary Bernstein o gün sonunda yatakhaneye benimle birlikte geldi. Onun hakkında çok şey bilmiyordum ancak onunla ilgili, benim en çok ilgimi çeken ölülerle konuşabilme yeteneğinin olmasıydı. Belki ona annemle konuşmamı sağlaması için yardım edip edemeyeceğini sorabilirdim. Çekinerek ona döndüm ve, "Hey... ben ölülerle konuşabilme yeteneğin olduğunu duydum. Acaba... bana annemle konuşmam konusunda yardımcı olabilir misin?" diye sordum. Clary sevecen bir şekilde gülümsedi ve, ""Ölüler bana gelirler, Alexie, ben onları çağıramam. Ama eğer annene rastlarsam sana kesinlikle haber veririm." dedi. Başımı salladım ve ardından hayal kırıklığıyla öne eğdim. Hiç tanımadığım annemle konuşmayı gerçekten çok istiyordum. Belki de bana ailem içerisinde gerçekten değer veren tek kişi oydu. Ölümü göz almak pahasına beni dünyaya getirmişti. Beni gerçekten seviyor olmalıydı, belki o yaşasaydı hayatım çok daha farklı olabilirdi. Ama ben keşkelerle yaşamayı çoktan bırakmıştım ve annemin yaşaması ihtimalinde hayatımın nasıl olacağı konusundaki hayallerimi bir kenara bıraktım ve yatakhaneye vardığımızda Clary'e iyi geceler diledikten sonra, odama gitmeden önce oradaki tablolara bir bir baktım.

En sevdiğim de üç tane aynı görünümdeki erkeğin birbirlerine küçümseyerek bakışlarını konu alan tabloydu. En çok da üçünün kavgasını izlemeyi severdim, kavganın ortasında benimle konuşurlar sonra tekrar kavgaya ve küçümseyici laflara devam ederlerdi. Tablodaki birinci adam beni görünce konuştu, "Ah, Aleksandra. Bugün kavgamızı izleyemeyeceksin çünkü Alberto'nun beli ağrıyor. Bir düzgün yatak vermiyorlar ki, bütün gün burada dikiliyor, şu iki aptalla aynı boyayı soluyorum." Güldüm ve beli ağrıyormuş gibi yapan Alberto'ya baktım. Bakışlarıma yanıt verdi ve konuştu, "Elbette, annenin rahat ve temiz yatağında sen mışıl mışıl uyuyor olmalısın. Sophie Widdlehall her zaman çok temiz bir kızdı." Annemin adını ağzında duyduğumda önce tam olarak anlayamadım. Öylece baktım. Sophie Widdlehall. Sophie... Bu annemin adıydı. Evet. Yani söylediğine göre ben... annemin yatağında mı yatıyordum? Bunca zamandır o yataktaydım ve bunun farkında değil miydim? İnanamıyordum. Alberto'ya anlamayan gözlerle baktım. Ancak onun sözünü hiç konuşmamış olan üçüncü adam tamamladı, "Ne o? Bilmiyor muydun? Yoksa sana Sophie'nin yatağında yattığın söylenmedi mi? Ah küçük saf çocuk." Şaşkınlıkla bakakaldım. Neden bana daha önce söylememişlerdi?

Demek ki annem bir Gryffindor öğrencisiydi. O yatağın bir zamanlar anneme ait olduğunu bilseydim ondan bir parça aramak, ona daha yakın olmak için her şeyi yapardım. Ama hiçbir şey için geç değildi, onlara teşekkür ettim ve hızla odama koşturdum. Tablodan duyduğum son cümle, ilk adamın ikinci ve üçüncü adamı, bana bunu söyledikleri için azarlayıp onlara hakaret ettiğiyle ilgili bir şeylerdi.

Odama girer girmez yatağın altını üstüne getirdim ancak bir şey bulamadım. Bethany soran gözlerle bana bakıyordu, ancak yatağı arayıp durmaktan ona durumu anlatamamıştım. Sonunda o da pes etti ve yatağına oturup bu heyecanımın dinmesini bekledi. Ancak yatakta ne bir gizli bölme vardı ne de birine ait olacak bir şey. Sonra birden, yatağın altına bakmak aklıma geldi, yatağı kenara çekmek için Bethany'den yardım istedim. Beraber yatağı ittirdik. Hemen yere çöktüm ve zeminde yerinden oynayan bir tahta parçası bulmaya çalıştım. Çok geçmeden bulduk. İşte oradaydı kare şeklinde fazla büyük olmayan, tozlu bir kutu. Bu anneme ait olabilir miydi?

Anneme ait olmasını umut ederek kutuyu açtım ve içinde küçük bir kağıt, altında da o kadar uzun süre orada kalmış olmasına rağmen hiç bozulmamış olan sapsız, kıpkırmızı bir kiraz buldum. İçinde düzgün bir el yazısıyla bir şeyler yazıyordu. Yazıyı sesli bir şekilde okudum. " Merhaba, sevgili cadı. Bunu okuyorsan ben ya artık dünyada değilim, ya da Hogwarts'a dönüp kutuyu almayı unuttum. Her neyse, bu bulduğun kiraz çok güçlü bir yiyecek. Eğer yersen, sana sonsuz güç, yaşam, akıl ve şans verir. Ancak bu meyveyi yemek çok sorumluluk isteyen bir şeydir. En karanlık güçler bile bu meyveyi ararlar. Ben onu Hogwarts ormanlarının derinliklerinde bulmuştum. Gidip müdür Piotr'a vermemekle hata etmiştim, biliyorum. Bence aynı hataya düşme. Meyveyi okulun en güvenilir kişilerinin ellerine teslim et ki koruyabilsinler. Benden bu kadar, Hogwarts'da eğlenmeye bak! -Sophie Widdlehall." Gözlerimden yaşlar aktığını ancak başımı kaldırıp en az benim kadar şaşkın olan Bethany'e baktığımda farkettim.

İçinde meyvenin bulunduğu kutuyu kapattım ve sıkı sıkı elimde tuttum. Annemin kağıdını aldım ve yastığımın altına sakladım. Bethany'le hiç düşünmeden odadan çıktık ve gecenin bu geç saatinde iki kız, meyveyi Gryffindor bina sorumlusu ve aynı zamanda Sihir Tarihi profesörü olan Celia Marlow'a verme kararı aldık. Celia Marlow meyveyi getirdiğimiz için bize teşekkür etti, ikimiz de birer aferin kaptık ve odamıza geri döndük.

Dönüş yolunda uzun uzun aldığım kararın benim için ne kadar doğru olduğunu düşündüm. Sonsuz hayat istemiyordum. Sonsuz güç ve sonsuz akıl da istemiyordum. Hiçbir şeyin sonsuzunu istemiyordum. Çünkü bu kadar sonsuzluk, sonsuz acı, ölüm ve kederden başka bir şey getirmezdi. Ben mutluydum. Şimdilik işler yolundaydı ve meyve de güvendeydi. Korkacak bir şey yoktu çünkü biz, Hogwarts'daki herkes, birbirimize sahiptik. Hogwarts'ta olup da yalnız olan hiçbir büyücü ya da cadı görmemiştim. O gece annemin sözlerinin, nefesinin, parmaklarının değdiği kağıdı göğsüme bastırarak uyudum.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 

Sonsuzluk Meyvesi

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: Eğlence Ekspresi :: Süpürge Dolabı :: Rp İçi :: 2. Sezon-